Bilim Adamları


Astronomi Babası ÖMER HAYYAM

1071 Yılında Malazgirt önlerinde bulunan Selçuklu sultanı Alparslan’ın ordusunda Ömer
isimli bir genç de bulunuyordu. Astronomiye ve matematiğe ilgi duyan bu genç Nişabur
medresesinde öğrenciydi. Kazanılan büyük zaferin ardından matematik alanındaki çalışmalarıyla
bilinen Üstat Ali’nin yanına yardımcı olarak girdi. 73 yaşındaki Ali Hoca o sıralarda sultan Alparslan
tarafından istenmiş olan “Cebir” adlı eserini tamamlamaya çalışıyordu. Sekiz yardımcı arasında
Ömer, kıvrak zekâsı ile hemen hocasının dikkatini çekti. O güne kadar kimsenin çözemediği
problemleri çok kısa sürede çözebiliyordu. Hocası onun hayal gücünün çok zengin olduğunu
sezinlemişti. Sultan Alparslan’ın ardından tahta çıkan Sultan Melikşah Ali Hoca’dan kendisine
danışmanlık yapacak birini göndermesini istediğinde, Ali Hoca, en iyi öğrencisini sultana gönderdi.
Başkent Nişabur’a geldiğinde Ömer Hayyam için vezir Nizamül Mülk tarafından bir
rasathane yaptırıldı. En büyük düşüne kavuşan Ömer, burada yıldızları incelemeye başladı.
Yaptığı gözlemler ile 900 yıldan beri kullanılan yıldız tablosunun hatalı olduğunu keşfetti. Kendisine
ait yeni bir yıldız tablosu oluşturdu. Bir yılı 365 gün 5 saat 48 dakika ve 45 saniye olarak hesapladı.
Yeni buluşuna göre oluşturduğu takvimi sultan Melikşah’a sundu. Bu dönemde Selçukluların
hüküm sürdüğü topraklarda onun takvimi kullanıldı ve okullarda onun kitapları okutuldu.
Gözlemlerine devam eden Ömer, dünyanın kendi ekseni etrafında döndüğü sonucuna
ulaştı. Bununla da yetinmeyen cesur bilim insanı, dünyanın uzayda boşlukta uçtuğunu söyledi. Bu
sözleri yaşadığı dönemde anlaşılmadı.Matematik ve astronominin yanı sıra toplumsal sorunlarla da ilgilenen Ömer Hayyam,
bilimsel düşüncenin Büyük Selçuklu ülkesinde hâkim olması için büyük çaba harcadı. Duygularını
dörtlüklerle anlatmadaki ustalığı onun aynı zamanda sayılı şairler arasında anılmasını sağladı.
Ömer Hayyam’ın fikirleri ve eserleri kendisinden yüzyıllar sonra Avrupalılar tarafından
yeniden yorumlanarak Ömer Hayyam’dan hiç bahsedilmeden dünyaya tanıtıldı.

GIYÂSÜDDİN CEMŞİD EL-KÂŞÎ

14. ve 15. yy’da yaşamış olan Türk tarihinin en büyük bilim adamlarından bir tanesidir.
Matematikte çok büyük buluşları olan bir bilim adamıdır. Öğrenimine ilk olarak Kaş’ta başlamıştır.
Babası o zamanın en büyük fen ve din âlimlerindendir. Mantık, fıkıh ve astronomi gibi ilimlerin
tahsilini görmüştür. 1416 yılında Karakoyunlu Sultanı İskender’e hizmet etmiştir. Daha sonra Uluğ
Bey tarafından Semerkand’a davet edilmiştir.
Cemşid ilk olarak Nasirüddin Tusi’nin ve Kutbüddin Şirazi’nin eserlerini inceleyerek bu
eserlerden yararlanmıştır. Meraga’daki rasathanede çalışarak burada astronomi cetvellerini
yeniden düzenlemiştir. Daha sonra yıldız cetvellerini, yeryüzünden uzaklarını, güneş ve ay
tutulmasının hesaplamasını ve bu hesaplamanın yapılması için kullanılan astronomi aletinin yapılış
ve kullanışını öğretmiştir.
En önemli eserlerinden biri gezegenlerin daire şeklinde değil de elips şeklinde döndüğünü
yazdığı Nüzhet-ül Hedaik’tir. Fen bilimlerinde araştırma, gözlem ve deney usulünün gelişmesini
sağlamıştır. 1406, 1407 ve 1408 seneleri için ay tutulmasını hesaplamalarını hassas bir şekilde
yapmıştır. Ay’ın ve Merkür’ün yörüngelerinin eliptik düzlemde olduğunu açıklamıştır.
Cemşid’in Türk bilim tarihi için yapmış olduğu en büyük buluşlarından biri matematik
alanındadır. Matematikte ilk kez aritmetikte ondalık kesir sisteminde virgülü kullanan bilim
adamıdır. Yani ondalık kesir sistemini kullanan ilk bilim adamıdır. Ondalık kesiri ilk o kullanmıştır ve
bunun üzerinde toplama, çıkarma, çarpma ve bölme yapmıştır. Cemşit aynı zamanda yüksekdereceden nümerik denklemlerin yaklaşık çözümleri konusunda orijinal buluşlarıyla da çok fazla ün
kazanmış bir bilim adamıdır.
Cemşid (pi) sayısının 9. rakama kadarki değerini (=3,1415926535898732…) 1 derecelik
yayın sinus değerini de bugünkü değerlere göre 18 ondalık sayıya kadar doğru olarak
hesaplamıştır. Trigonometride “El Kâşi Eşitliği” adıyla şöhret bulan bu temel formül de onun
buluşudur. Trigonometrinin temel formüllerinden olan Sin3A=3 Sin A+4 Sin 3A şeklindeki bu formül
onun adıyla anılmaktadır.
Aritmetik ve trigonometride yeni keşiflerinden bahsettiği iki ayrı kitabı matematik dünyasının
en önemli eserlerindendir. Aynı zamanda Pi sayısını doğru hesaplamakla kalmamış ve tarihte ilk
kez hesap makinesi icat eden da çok büyük bir ilim adamıdır. Aynı zamanda Newton’un adıyla
anılan iki terimli denklemi de çözen ilk kişiydi. Bunu da Aritmetiğe Anahtar eserinde yayınlamıştır.
Cemşid’in astronomiye de çok büyük katkıları vardır. Semerkand’daki rasathanenin
kurulmasında çok yardımcı olmuştur. Belli bir dönem rasathaneyi yöneten kişilerden biridir. Uluğ
Bey’in bazı eserlerinin hazırlanmasında da yardımcı olmuştur. Astronomiyle ilgili en büyük eseri
Risalet-ül-Kemaliye (Göğün Dereceleri)’dir. Bu eserlerinde gök cisimlerinin dünyadan uzaklığı,
büyüklükleri ve boyutlarından bahseder. Türk bilim tarihinin en büyük bilim adamı 1437′de
ölmüştür. Daha sonra Cemşit’in eserlerinden yararlanan Takîyüddîn ibn Marûf 16. yüzyılın meşhur
matematikçilerinden ve astronomlarından olmuştur.

PROF. DR. BEHRAM KURŞUNOĞLU

Çaykara Soğanlı köyü 1922 doğumlu olan Prof. Kurşunoğlu ‘Genelleştirilmiş İzafiyet Teorisi’
adıyla bir teori ortaya atmış ve bu teorisiyle bilim dünyasında adından söz ettirmiştir.
Prof. Dr. Behram KURŞUNOĞLU, Ankara Üniversitesindeki eğitimini tamamladıktan sonra,
ABD’ye yerleşmiş ve eğitimine burada devam etmiştir. Miami Üniversitesi Teorik Fizik Araştırma
Merkezini ve Global Foundation adlı enstitüyü kuran Prof. Dr. Behram KURŞUNOĞLU, Kuantum
Fiziği konusunda yaptığı araştırmalarla özellikle “Genelleştirilmiş İzafiyet Teorisini” ortaya atan kişi
olarak bütün dünyaca tanınıyordu. Prof. Dr. Behram KURŞUNOĞLU, birçok tanınmış bilim
adamının yetişmesini sağlamıştır.
Prof. Dr. Behram KURŞUNOĞLU, Türkiye Atom Enerjisi Kurumu’nun Kurucu üyesi olup
1950′li yıllarda Atom Enerjisi alanında çalışmalarını Türkiye’de sürdürmüştür. Aynı zamanda Genel
Kurmay Başkanlığına danışmanlık yapmış, bir dönem Birleşmiş Milletler Bilim Komisyonunda
çalışmıştır.
Atom bombasının babası sayılan Oppenhelmer ve hidrojen bombasını bulan Edwvard
Teller ve yaşayan en büyük fizikçi Dirac, KURŞUNOĞLU’nun en yakın arkadaşları arasında yer
alıyordu. Daha gençliğindeyken ünlü fizikçi Einstein’le irtibata geçti. Cambridge Üniversitesinde
doktorasını yaparken Einstein’le ilmi konular ve çeşitli teoriler üzerinde mektuplaştı. Uzun uzun fikir
alışverişinde bulundu. 1953 yılında araştırmalar yapmak üzere Amerika’ya Cornell Üniversitesine
gitti. Einstein’in daveti üzerine evine gitti. Orada Einstein’le aralıksız 4 saat görüştü. O anda
Kurşunoğlu 31, Einstein de 74 yaşlarındaydı.

MİMAR SİNAN

Hazırlayan : Doç. Dr. Yavuz Unat
Mimarlık tarihinin en büyük mimarlarından birisidir. Koca
Sinan olarak tanınan Mimar Sinan 1489’da Kayseri’nin Gesi
bucağının Ağırnas köyünde doğdu. Çocukluğu ve ilk gençliği II.
Beyazıt (1481–1512), gençliği I. Selim (1512–1520), olgunluğu
Kanunî (1520–1566), II. Selim (1566–1574) ve III. Murat (1574–
1595) dönemlerinde geçti ve 1588’de 99 yaşında öldü.
1512 yılında devşirme olarak alınan Mimar Sinan, İbrahim
Paşa Sarayı’nda dülgerlik eğitimi aldı ve ustaların yanında yapı
işlerinde çalıştı. 1514’te Yavuz ile İran seferine katıldı; 1516–17
tarihlerinde Mısır seferinde bulundu. 1520 yılında da Yeniçeri oldu.
Sinan, katıldığı her iki seferde de köprü kurmak, kale onarmak gibi
işlerde görev aldı.
1520 yılından sonra Yeniçeri sıfatına sahip olarak Kanuni ile seferlere katıldı. 1522’de
Rodos ve Belgrat, 1526 yılında Mohaç, 1535’te Korfu ve İran, 1537’de Balia ve 1538’de
Karaboğdan seferlerine katıldı. 1535 İran seferi Sinan için bir dönüm noktasıydı. Bu seferde
içlerine top yerleştirdiği kalyonlar, kalenin ele geçirilmesinde büyük yarar sağlamıştı. Bundan
dolayı kendisine Haseki unvanı verildi.

Karaboğdan seferinden sonra da seferlerde gösterdiği yararlılıktan dolayı önce mimarlığa,
1538’de de devletin ve sultanların bütün yapı ve inşaat işleri ve bayındırlığından sorumlu baş
mimarlığa getirildi. Bu görevle Mimar Sinan 84 cami, 52 mescit, 57 medrese, 7 darülkura (Kuran
okumayı ihtisas derecesinde öğreten okul), 22 türbe, 17 imaret, 3 sağlık yurdu, 7 su yolu, 8 köprü,
16 kervansaray, 33 saray, 6 mahzen, 32 hamam yaptı. Değişik kaynaklar bu büyük mimarın
300’den fazla yapıya imza attığını kaydetmektedir.
İlk önemli çalışması, 1538’de yaptığı İstanbul, Eyüp’te bulunan Ayaz Paşa Türbesi ve
1539’da yaptığı Haseki Camii’dir. İlk büyük çalışması ise kendisinin “çıraklık eserim” dediği ve
1543’te Kanuni Sultan Süleyman’ın 22 yaşında ölen oğlu Şehzade Mehmet’in anısına yaptırdığı
Şehzade Camii’dir (1548). Bundan altı yıl sonra tam altmış yaşındayken bu kez “kalfalık eserim”
dediği Süleymaniye’nin yapımına başladı. Sanatının zirvesine ulaştığı ve kendisinin “ustalık
eserim” dediği Edirne Selimiye Camii’ne ise 1569 yılında yani tam 80 yaşındayken başladı ve 86
yaşında tamamladı. Sinan, Selimiye’yi yapmadan önce burada uyguladığı planı önce 1560 yılında
İstanbul Tahtakale’de yaptığı Rüstem Paşa Camii’nde denemişti. Bir kubbe üstadı, toplu mekân
yaratıcısı Sinan, 1588’de İstanbul’da öldü. Süleymaniye Camii’nin yanında Şeyhül İslâm Kapısı
(Bab-ı Meşihat), Dökmecilere giden yolun birleştiği yerdeki türbede gömülüdür. Bu türbenin
kitabesinde yer alan “Geçti bu demde cihanda Pir-i Mimaran Sinân” ifadesi şair ve nakkaş Sâî
Mustafa tarafından yazılmıştır

CEZERİ

Hazırlayan: Doç. Dr. Yavuz Unat
Ünlü mucitlerden biri olan Cezeri Türk’tür. Doğum ve ölüm tarihlerini bilmiyoruz. 12. yüzyılda
Diyarbakır’da yaşamıştır. Artuklu Sultanı Sukman bin Artuk’tan ilgi ve destek görmüş ve 1181
yılından itibaren Artuklulara hizmet etmiştir.
Cezeri, bilim ve teknoloji tarihinde yaptığı olağanüstü buluşlarla ve otomatlarla tanınmaktadır.
Bu konuda yazmış olduğu Makine Yapımında Yararlı Bilgiler ve Uygulamalar adlı eseri bu alanda
yazılmış en ünlü ve en mükemmel kitaptır. Bu kitabın giriş bölümünde kitabı kaleme alış nedenini
şöyle anlatır: “Bir gün Sultanın huzurundaydım ve yapmamı emrettiği şeyi getirmiştim… Ne
düşündüğümü anladı… Bana şöyle dedi, ‘eşsiz araçlar yapmış, onları gücünle işler duruma
getirmişsin. Seni yoran ve kusursuz biçimde inşa ettiğin bu şeyler kaybolup gitmesin. Benim
için icat ettiğin bu araçları bir araya toplayan ve her birinden ve resimlerinden seçmeleri
kapsayan bir kitap yazmanı istiyorum. Onun önerilerini kabul ettim… Gerekli çalışmayı yapmak
üzere gücümü topladım ve bu kitabı kaleme aldım.”
Cezeri, kitabında 50 aracın ayrıntılı tasarımını verir. Bu araçların 6′sı su saati, 4′ü mumlu
saat, 6′sı ibrik, 7′si eğlence amaçlı kullanılan çeşitli otomatlar, 3′ü abdest almak için kullanılan
otomat, 4′si kan alma teknesi, 6′sı fıskiye, 4′ü kendinden ses çıkaran araç, 5′i suyu yukarı çıkartan
araç, 2′si kilit, 1′i açıölçer, 1′i kayık su saati ve Amid kentinin kapısıdır.Bu araçlar hava, boşluk ve denge prensipleri ile
çalışıyordu. Hava ve atmosferin özellikleri çok
eskiden beri insanların ilgisini çekmiş ve yapılan
çalışmalar sonucunda ulaşılan kuramsal bilgiler
sayesinde olağanüstü araçlar üretilmiştir. Mekanik
araçların inşasında hava ve boşluk kadar, denge de
temel prensiplerden birini oluşturmuştur. Bu
prensipler M.Ö. 3. yüzyıldan beri bilinmekteydi. Yunan Dünyası’nda hava, boşluk ve denge
prensipleri üzerine Ctesibios (M.Ö. 3. yüzyıl), Philon (M.Ö. 2. yüzyıl) ve Heron (M.Ö. 1. yüzyıl)
tarafından çalışmalar yapılmış ve bu çalışmalar sonucunda da çeşitli araçlar geliştirilmiştir.
Bunların arasında Archimedes (M.Ö. 287–212)’i de saymak gerekir. Ancak Cezeri sayesinde hava,
boşluk ve denge konusuna ilişkin kuramsal ve pratik bilgiler doruk noktasına ulaşmıştır. O bu
araçları geliştirmekle kalmadı, bu araçlarda kullanılan özel parçaları da çok daha dakik ve hassas
hâle getirdi. Örneğin; bu tip araçlarda kullanılmak üzere çok hassas kefeler hazırladı. Cezeri’nin
yaptığı kefe, ortası geniş, kenarlarına doğru darlaşan, bir yarım kayık kap şeklindeydi. Alt kenarı
yakınına açılmış iki delikten bir mil geçiyor ve kefe bu milin üzerinde hareket ediyordu. Kefenin
arkası, su ile doldurulduğunda dengede kalacak biçimde ağırlaştırılmıştı. Eğer kaba kapasitesinden
bir damla daha fazla su ilave edilirse ucu öne doğru eğiliyor ve boşaldıktan sonra denge konumuna
geliyordu. Bu derece hassas kefeleri ilk defa Cezeri yapmıştır.
Cezeri’nin yaptığı araçlar arasında, Fil Su Saati, Tavus Kuşlu İbrik, Mumlu Saatler, Abdest
Almak İçin Otomatlar, Fıskiyeler, Suyu Yukarı çıkaran araçlar bulunmaktadır.

Feza Gürsey

Nisan 1921’de Istanbul’da dogdu. Babasi askeri doktor Ahmet Resit Gürsey, annesi ise Türkiye Cumhuriyeti’nin öncü bilim kadinlarindan kimyager Remziye Hisar’dir. Anne-babasinin çocuklarinin egitimi üzerine titizlikle egilmesi ve küçük yasta Istanbul aydin çevresinin içinde yer almak onun çok yönlü ve sanata düskün kisiligininin olusmasini sagladi.

Feza Gürsey Galatasaray Lisesi’ndeki egitimini 1940 yilinda tamamladi. 1944 yilinda da Istanbul Fen Fakültesi Matematik–Fizik Dali’ndan mezun oldu. Istanbul Üniversitesi’ndeki fizik asistanligi sirasinda M.E.B. tarafindan yapilan sinavi kazanarak Ingiltere’de Imperial College’de doktora yapma imkanini elde etti. Kuaterniyonlarin alan teorisine uygulanmalari konusunda yaptigi ve 1950′de tamamladigi çalismasi, bilim dünyasinda uyandirdigi yankilarin yanisira, onun için de yasam boyu sürecek bir arastirma ilgisinin odak noktasi oldu.

Feza Gürsey 1950-51 yillari arasinda Cambridge Üniversitesi’nde doktora sonrasi çalismalar yaptiktan sonra 1951′de Istanbul Üniversitesi’ne fizik asistani olarak tayin edildi. 1952′de kendisiyle birlikte fizik asistanligi yapmakta olan Suha Pamir ile evlendi.

1953′de Istanbul Üniversitesi’nden doçent ünvanini aldi. 1954-61 yillari arasinda süre ögretim üyeligi boyunca Türk bilim tarihinin ilk ve son Teorik Fizik Kürsüsü’nün temelini olusturan iki ögretim üyesinden biri olarak kürsünün gelecegini hazirlamisti. Bu arada 1957-61 yillari arasinda Brookhaven Ulusal Laboratuvari’nda, Princeton Üniversitesi’nde Ileri Arastirma Enstitüsü’nde ve Columbia Üniversitesi’nde arastirmalar yapmis olan Feza Gürsey’in bu dönemi onun bilimsel açidan en verimli dönemlerinden biri olmus, bu sirada ona hayatinin sonuna kadar hayranlik duyan ve onu destekleyen Nobel Fizik Ödülü sahibi Wolfgang Pauli ile, atom bombasinin babasi olarak bilinen J.R. Oppenheimer ile, yine Nobel Ödüllü fizikçiler olan E. Wigner, T.D. Lee ve C.N. Yang ile tanismis, onlarla dostluklar kurmustu.

Feza Gürsey, 1961′de sagladigi uluslararasi üne ve önünde açilan yurtdisi prestijli is olanaklarina ragmen yurda döndü ve ODTÜ’nün sundugu profesörlük ünvanini kabul ederek ODTÜ ‘Teorik Fizik Bölümü’nün kurulmasinda önemli bir rol üstlendi.

1960′li yillarda Kiral Bakisim Kurali’ni ortaya koyarak uzay-zaman bakisimi çalismalarinin genisletilmesine ön ayak olan Gürsey, kuantum renk dinamigi kurami çevçevesinde çalismalara imza atmistir.

1974 yilina kadar ODTÜ’de ögretim üyeligi görevine devam eden Feza Gürsey, sayisiz ögrenci yetistirdi ve etkin bir arastirma grubu kurdu. 1974′de Yale Üniversitesi’nde kürsü baskanligina getirildi. Feza Gürsey, 1992 yilinda A.B.D.’nin New Haven kentinde ölmüstür.

Eserleri
Itzhak Bars; Alan Chodos; Chia-Hsiung Tze; Feza Gürsey, Symmetries in particle physics, New York 1984, ISBN 0306418010

Ödülleri
1969 Tübitak Bilim Ödülü
1977 S. Glashow ile birlikte J.R. Oppenheimer Ödülü ; R. Griffiths ile Doga Bilimlerinde A. Cressey Morrison Ödülü
1979 Einstein Madalyasi
1981 College de France’da konuk profesör ve College de France Madalyasi
1984 Italya Cumhuriyeti’nce verilen Commendatore unvani
1986 Roma’da Konuk Profesörlük ödülü

Oktay Sinanoğlu

TÜRKIYE NIN YETISTIRMIS OLDUGU EN ÖNEMLI BILIM ADAMI

Oktay Sinanoglu; dünyanin en genç yasta profesör olmus kisisi ve Nobel adayi. 1953 yilinda Ankara’da TED’in Yenisehir Lisesini birincilikle bitirdi. O zaman lisenin egitim dili tamamen Türkçe’ydi, takviyeli yabanci dil dersleri vardi, sonradan kolej oldu. TED tarafindan Amerika’ya burslu Kimya Mühendisligi için gönderildi. 1956 yilinda Amerika Birlesik Devletleri Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley’de Kimya Mühendisligini birincilikle bitirdi. 1957’de Amerika Birlesik Devletlerinde MIT’den birincilikle Yüksek Kimya Mühendisi oldu. Alfred Sloan ödülünü aldi. 1959’da Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley’de; Kuramsal Kimya Doktorasini yapti, doktorasini yaparken iki ödül kazandi. 1959-1960 yillarinda Amerika Birlesik Devletleri Atom Enerjisi Merkezinde arastirmalar yapti. 1961’de hem Harward, hem de Yale’de kendisinin yeni Nicem (“Kuvantum”)Kimyasi ve fizigi üzerine teorileri hakkinda üst düzey derslerde yeni buluslarini anlatti. 1962 yilinda Batinin 300 yilda EN GENÇ PROF.Ü OLDU (26 yasinda Yale Üniversitesinde); 1962 yilinda Ortadogu Teknik Üniversitesi mütevelli heyeti yalniz Oktay Sinanoglu’na mahsus olmak üzere kendisine Danisman Profesör unvanini verdi. Türkiye’de de kuramsal kimya bölümünü kurdu. Ortadogu Teknik Üniversitesinde egitimin Türkçe olmasi için ugras verdi. Ama, tabii olmadi. 1964’de Moleküler Biyoloji konusunda ikinci kürsüsüne Yale Üniversitesine atandi. 1973’te Almanya’nin en yüksek Aleksander von Humboldt Bilim Ödülünü ilk kazanan kisi oldu. 1975’te Japonya’nin Uluslararasi Seçkin Bilimci Ödülünü kazandi; yine 1975 yilinda özel kanunla Oktay Sinanoglu’na ilk ve tek, Türkiye Cumhuriyeti Profesörü unvani verildi. 1976’da Japonya’ya Türkiye Cumhuriyeti Özel Elçisi olarak gönderildi. Kendisi Türk-Japon kültür, bilim ve egitim iliskilerinin temellerini atmistir. Amerika Bilim ve Sanat Akademisinin ilk ve tek Türk üyesidir. Hindistan’in Devlet Misafiri olarak, Hintli Bakanlarla ve Cumhurbaskaniyla görüsmüstür. Meksika’da ayni seviyede Üçüncü Dünya Bagimsizligi için çalismistir. 1962’den günümüze dek ilk TÜBITAK Bilim Ödülünü, ilk Sedat Simavi ödülünü, 1992’de Bilgi Çagi, 1995’te ILESAM Üstün Hizmet Ödülünü, ayrica Yilin Fikir Adami, Yilin Bilim Adami ödüllerini aldi. Yildiz Teknik, Yesevi Kazakistan ve benzeri bir çok kurulusta profesör, mütevelli heyeti üyesi, Atatürk Kültür Kurumu asli üyesidir. 250 kadar uluslararasi bilimsel yayini, bilim kuramlari, çesitli dillere çevrilmis kitaplari vardir. Türkiye’de de Türkçe pek çok yayin yapmistir. Degisik ülkelerde iki kez Nobel’e aday gösterilmistir.

İbni Sina

İslam filozofu. Aristotelesçi felsefe anlayışını İslam düşüncesine göre yorumlayarak, yaymaya çalışmış, görgücü-usçu bir yöntemin gelişmesine katkıda bulunmuştur.

Buhara yakınlarında Hormisen’de doğdu, 21 Haziran 1037′de Hemedan’da öldü. Gerçek adı Ebu’l-Ali el-Hüseyin b. Abdullah İbn Sina’dır. Babası, Belh’ten göçerek Buhara’ya yerleşmiş, Samanoğulları hükümdarlarından II. Nuh döneminde sarayla ilişki kurmuş, yüksek görevler almış olan Abdullah adlı birisidir. İbn Sina, önce babasından, sonra çağın önde gelen bilginlerinden Natilî ve İsmail Zahid’den mantık, matematik, gökbilim öğrenimi gördü. Bir süre tıpla ilgilendi, özellikle, hastalıkların ortaya çıkış ve yayılış nedenlerini araştırdı, sağıltımla uğraştı. Bu alandaki başarısı nedeniyle, II. Nuh’un özel hekimi olarak görevlendirildi, onu sağlığa kavuşturunca, dönemin önde gelen tıp bilginlerinden biri olarak önem kazandı.

İbn Sina’nın felsefeye karşı ilgisi deney bilimleriyle başlamış, Aristoteles ve Yeni-Platoncu görüşleri incelemekle gelişmiştir. İslam ve Yunan filozoflarının görüşlerini yorumlayan ve eleştiren İbn Sina’nın ele aldığı sorunlar genellikle, Aristoteles ve Farabi’nin düşünceleriyle bağımlıdır. Bunlar da, bilgi, mantık, evren (fizik), ruhbilim, metafizik, ahlak, tanrıbilim ve bilimlerin sınıflandırılmasıdır. Belli bir düşünce dizgesine göre yapılan bu düzenlemede her sorun bağımsız olarak ele alınıp çözümüne çalışılır.

Bilgi sezgi ile kazanılan kesin ilkelere göre sonuçlama yoluyla sağlanır. Bu nedenle, bilginin gerçek kaynağı sezgidir. Bilginin oluşmasında deneyin de etkisi vardır, ancak bu etki usun genel geçerlik taşıyan kurallarına uygundur. Ona göre “bütün bilgi türleri usa uygun biçimlerden oluşur.” Bilginin kesinliği ve doğruluğu usun genel kurallarıyla olan uygunluğuna bağlıdır. Us kuralları, insanın anlığında doğuştan bulunan, değişmez ve genel geçerlik taşıyan ilkelerdir. Sonradan, duyularla kazanılan bilgi için de bu kurallara uygunluk geçerlidir. Deney verileri us ilkelerine göre, yeni bir işlemden geçirilerek biçimlenir, onların bundan öte bir önem ve anlamı yoktur. Çelişmezlik, özdeşlik ve öteki varlık ilkeleri, usta bulunur, deneyden gelmez.

İbn Sina’ya göre varlık, tasarlamakla bağlantılıdır. Bütün düşünülenler vardır ve var olanlar tasarlanabilen düşünülür biçimlerdir (makuller). Bu nedenle, düşünmekle var olmak özdeştir. Atomcu görüşün ileri sürdüğü nitelikte bir boşluk yoktur. Uzay ise, bir nesnenin kapladığı yerin iç yüzüdür. Varlık kavramı altında toplanan bütün nesnelerin değişmeyen, sınır ve niteliklerini koruyan belli bir yeri vardır. Devinme, bir nesnenin uzayda eyleme geçişidir.

Mantık insanı gerçeklere ulaştırmaz, yalnız birtakım yanılmalardan korur. Düşünme yetisi gerçeği kavramak için mantıktan geçici bir araç olarak yararlanır. Düşünme eyleminin sağlıklı olması için mantık, ilkeler ve kurallar koyabilir, anlıkta bulunan ve bilinen bilgilerden yola çıkarak, bilinmeyenleri saptama olanağı sağlar. Bu özelliği nedeniyle, mantık, düşünmenin genel kurallarını bulan, düzenleyen, bu kurallar arasındaki gerekli bağlantıyı ve birliği kuran bir bilimdir. Mantık kuralları, genel geçerlik taşıyan ve değişmeyen kesin kurallardır. Mantığın kavramlar ve yargılar olmak üzere iki alanı vardır. Her bilimsel bilgi ya kavram ya da yargılara dayanır. Kavram, ilk bilgidir ve terim ya da terim yerine geçen bir nesneyle kazanılır. Yargı ise, tasımla kazanılır.

Mantığın konusu incelenirken, tanım temel alınmalıdır. Tanımlar birbirlerine bağlandıklarında, kanıt ve çıkarıma varılır. Kavram, önce tekil bir algıdır (sezgi). Yargı ise, iki tekil terim arasındaki ilişkidir. Kavramlar, açık ve kapalı belirleme olarak ikiye ayrılır. Varlığın, töz, nicelik, nitelik, ilişki, yer, zaman, durum, iyelik, etki, edilgi gibi on kategorisi vardır.

İbn Sina mantığında en önemli yeri tanım tutar. Bir kavramı tanımlamak için, bu kavramın bireylerinden biri göz önüne alınmalıdır. Tikelin belirlenmesi tümelden kolaydır. Eksiksiz bir tanım yakın cins ile yapılmalıdır. En yetkin tanımsa, kavramın yakın cinsi ile türsel ayrımdan oluşur. Tanım ikiye ayrılır; Gerçek tanım ve sözcük tanımları.

Önermeler, yüklemli ve koşullu olabilirler. Yüklemli önerme, bir düşünce ötekine yüklendiği zaman ya onaylanır ya da yadsınır. Koşullu önermeler, bir ötekinin koşulu ya da sonucu olarak bağlanan terimlerde görülür. Önermeler varsayımlı, nitelik ve nicelikleri bakımından, tekil, belirsiz ve belirli olur. Tasım, bitişik ve ayrık olmak üzere ikiye ayrılır. Bitişik tasımların öncüleri anlam bakımından, sonuç önermesini içerir. Ayrık tasımlarda ise sonuç önermesi öncüllerde bulunabilir.

Tümeller, bütün varlık türlerinin oluşumundan önce, Tanrı düşüncesinde, birer tanrısal kavram olarak vardır. Varlıkların oluş nedeni ve onlara biçim kazandıran tümellerdir. Tümeller Tanrı’da ussal olarak bulunan, nesnelerde ve bireylerde içkin olan, öteki de nesnelerin dışında ve anlıkla birlikte olan mantıksal tümel diye üçe ayrılır. Birinci türe giren tümel, metafiziği ilgilendirir. İbn Sina fiziği, metafiziğe giriş olarak düşünür.

Fiziğin konusu madde ve biçimden oluşan nesnelerdir. Biçim, maddeden önce yaratılmıştır. Maddeye bir töz özelliği kazandıran biçimdir. Maddeden sonra ilinek gelir. Biçimler maddeye, ilinekler ise, töze katılır. Doğal nesneler kendi öz ve nitelikleriyle bilinir. Bütün nitelikler de birinci nitelikler ve ikinci nitelikler olmak üzere ikiye ayrılır. Birinci nitelikler nesnelere bağlıdır, ikinciler ise, nesnelerden ayrı olarak varlığını sürdürür. İbn Sina’ya göre, nesnel evrende bulunan güç ve devinimin temelini ikinci nitelikler oluşturur. Nesneler, kendilerinde bulunan gizli güçle devinime geçerler. Bu güç ise, doğal güç, öznel güç, tinsel güç olmak üzere üç türlüdür. Doğal güç, nesnede doğal biçim ve yerlerle ilgili nitelikleri taşır. Çekim ve ağırlık bu türdendir. Öznel güç, nesneyi devingen ya da durağan duruma getirir. Bunda da, bilinçli ya da bilinçsiz olma özelliği bulunur. Tinsel güç, herhangi bir organın, aracın yardımı olmaksızın doğrudan doğruya bir istençle eylemde bulunmaktadır. Buna, gökkatlarının özleri adı da verilir. İbn Sina’nın geliştirdiği bu güç kuramının kaynağı Aristoteles ve Yeni-Platonculuk’tur. Ancak, o bu güçlerin sonsuz olduğu kanısında değildir. Ona göre, zaman ve devinim kavramları da birbirine bağlıdır, çünkü, devinimin bulunmadığı, algılanmadığı bir yerde zaman da yoktur.

İbn Sina’nın felsefesinde, Aristotelesi’in geliştirdiği düşünce dizgesine uygun olarak, ruh kavramının önemli bir yer tuttuğu görülür. Ona göre, biri bitkisel, öteki insanla ilgili olmak üzere, iki türlü ruh vardır. İnsan ruhu, gövdeye gereksinme duymadan, doğrudan doğruya kendini bilir, bu nedenle, tinsel bir tözdür. Gövdeyi devindiren, ona dirilik kazandıran bu tözün başka bir özelliği de, yetkin düşünme yeteneği anlık olmasıdır. Düşünme eylemi yaratan ruhtur, o gövdeyi gerektirmez, ancak gövde var olabilmek için tini gereksinir. İnsan ruhu gövde biçiminde değildir, usa uygun biçimleri kavramaya elverişli bir töz olduğundan, gövdesel yapıda yer alamaz. Gövde, bölünebilen öğelerden oluşmuş bir bütündür, oysa tin, bir birliktir, bölünmeye elverişli değildir, sürekli olarak özünü ve birliğini korur. Tin, bütün izlenimleri gövde aracılığıyla alır, anlık yoluyla kavramları, kavramlara dayanarak usa vurmayı oluşturur. Bu yüzden, gövdeyle dolaylı bir bağlantısı vardır. Ancak, bu bağlantı tin için bir oluş koşulu değildir.

Canlı sorununa, gözleme dayalı bir ruhbilim anlayışıyla çözüm arayan İbn Sina’ya göre dirilik bir bileşimdir. Doğal organların, göksel güçler yardımıyla bileşmesinden canlılar ortaya çıkar. Bu olay da, belli aşamalara uygun olarak gerçekleşir. İlk ortaya çıkan canlı bitkidir. Bitkide tohumla üreme, beslenme ve büyüme güçleri vardır. İkinci aşamada ortaya çıkan hayvanda ise, kendi kendine devinme ve algı güçleri bulunur. Devinme gücünden isteme ve öfke doğar. Algı gücü de, iç ve dış algı olmak üzere ikiye ayrılır. İnsan özü doğal evrim sürecinde en üst düzeyde gerçekleşmiş bir oluşumdur, bu nedenle, öteki varlıklardan ayrılır. İnsanda dış algı duyumlarla, iç algı da , beynin ön boşluğunda bulunan ortak duyu ile sağlanır. Duyularla alınan izlenimler bu ortak duyu ile beyne gider. Beynin, ön boşluğunda sonunda, tasarlama yetisi bulunur. Bu yeti duyu izlenimlerini sağlamaya yarar. İnsan için en önemli olan düşünen öz yapıcı ve bilici güçlerle donatılmıştır. Yapıcı güç (us) gerekli ve özel eylemler için gövdeyi uyarır. Bilici güç ise, yapıcı gücü yönlendirir. Özdekten ayrılan tümel biçimlerin izlerini alır. Bu biçimler soyutsa onları kavrar, değilse soyutlayarak kavrar. İnsanda iyiyi kötüden, yararlıyı yararsızdan ayıran yapıcı güçtür, bu nedenle bir istenç niteliğindedir.

Us konusunda İbn Sina ayrı bir düşünce ortaya atmıştır. Ona göre us beş türlüdür. Özdeksel us, bütün insanlarda ortak olup, kavramayı, bilmeyi sağlayan bir yetenektir. Bir yeti olarak işlek us, yalın, açık ve seçik olanı bilir, eyleme yöneliktir, durağan bir güç niteliğinde değildir. Eylemsel us, kazanılmış verileri kavrar ve ikinci aşamada bulunan ustan daha üstündür. Kazanılmış us, kendisine verilen ve düşünebilen nesneleri bilir. Aşama bakımından usun olgunluk basamağında bulunur. Bu aşamada usun kavrayabileceği konular kendi özünde de vardır. Kutsal us, usun en yüksek aşamasıdır. Bütün varlık türlerinin özünü, kaynağını, onları oluşturan gücü, başka bir aracıya gereksinme duymadan, bir bütünlük içinde kavrar.

İnsan, ayrıntıları duyularla algılar, tümelleri usla kavrar. Tümelleri kavrayan yetkin us, nesneleri anlama yeteneği olan etkin usa olanak sağlar. İnsan usunun algıladığı ayrıntılar, kendi varlıkları dolayısıyla değil, nedenleri yüzünden vardır. Us, bu kavranabilir nesneleri kazanabilmek için ilkin duyu verilerinden yararlanır. Sonra duyu verilerini usun genel kurallarına göre işlemden geçirir, yargıları ortaya koymada onları aşar.

Yaratılış konusunda İbn Sina, varlığın sıralı düzeninde, “bir’den bir çıkar” ilkesine dayanır. İlk “bir”, zorunlu varlık, Tanrı’dır. O’nun varlığı yalnız kendisini gerektirir. Var olma, Tanrı’nın özünden gelen gerekimdir. İlk neden ilk gerçekliktir. Tanrı’dan ilk us ortaya çıkar. Çokluk bu usla başlar. Bundan da felek ve nefsin usları türer. Her ustan da, o usun özü ve cismi oluşur. Us cismi aracısız olarak devindiremeyeceği için, uslar sırasının sonunda etkin us, akıl bulunur. Ondan da dünya ile ilgili nesnelerin maddesi, cisimlerin biçimleri ve insan özleri doğar. Etkin us, tümünün yöneticisidir. Yaratılış önsüzdür ve yeri de maddedir. Madde, soyut ve tüm varlığın öncesiz olanı, nefsin eylem alanı, sınırı ve tüm parçaların kaynağıdır. İlk us, kendisini ve zorunlu varlığı bilir. Buradan ikilik doğar. İlk us kendinde olanaklı, ilk varlık için ise zorunludur. Her tikel feleğin ilk kımıldatıcısı vardır. İlk kımıldatıcıları eyleme sokan tinsel varlıklardır. Her feleğin de iyiliğini düşünen kımıldatıcı bir nefsi vardır. Nefsin eylemi, etkin usa ulaşır.

Evrenin varlığı, zorunlu olan, Tanrı’yı gerektirir. Başka bir varlığın etkisiyle var olan evren sonsuz olamaz. Devinme, nesnenin özünde saklı güçten doğar. Her nesnenin özünde devindirici bir güç vardır. Nesne kendini kendinin etkin öznesi değildir. Bu güç, nesneye biçim de kazandırır.

İbn Sina metafiziği genelde Aristoteles metafiziği ile Yeni-Platonculuk ve Kelam’ın bireşimidir. Konusu, ilkler ilki, tüm oluşların, yaratışların, varlık bütününün kaynağı olan Tanrı’dır. Tanrı, bütünlüğü nedeniyle nesnelerde, olay ve eylemlerde görünüş alanına çıkar. Varlık vardır, yok olamaz.

Varlık üç bölüme ayrılır:

1- Olanaklı varlık, nesnelerle ilgili değişimin, oluş ve bozulmanın egemen olduğu varlıktır. Bu varlık ortamında görülen ne varsa belli bir süre içinde başlar ve biter.
2- Kendiliğinden olanaklı varlık. Olanaklı olmasına karşın, ilk nedenle ilişkilerinden dolayı zorunluluk kazanır. Tümellerin, yasaların bulunduğu evren. Gökkürelerin usları böyledir.
3- Kendiliğinden zorunlu varlık, ilk neden ya da Tanrı’dır. Değişmez ve çoğalmaz. Çokluklar ondadır. Tanrısal zorunluluk illkesi tüm yaratılanların da temel ilkesidir.

İbn Sina’nın benimsediği tanrıbilim dört ana konuyu içerir; Evren, ötedünya, ahiret, peygamberlik, Tanrı.

Evren yaratılmıştır. Yaratıcı ve varedici Tanrı’dır. O Kelamcılar’ın dediği gibi özgün yapıcı değildir, zorunludur. İlk neden önsüz ve sonsuzdur. Evrenin yaratılması, Tanrı’nın daha önceden varoluşunu gerektirir. Evrenin bütününde yer alan gök katları tanrısal evrenin varlıklarıdır, bunların özleri meleklerdir. Madde dünyasında oluş ve bozulma vardır. Onların tanrısal niteliği yoktur. Bu yaratma olayı da bir fışkırmadır.

Ölüm, tinin gövdeden ayrılmasıdır. Gövdelerden ayrılan tinlerin geldikleri kaynakta toplanmaları insanda ötedünya kavramını oluşturur. Ruh, tinsel bir tözdür, ölümsüzdür. Gövdeye egemendir. Ruh gövdeye girmeden önce etkin usta vardı. İnsana bireyselliğini kazandıran odur. Gövdenin yok olması, ruhun varlığını etkilemez. Dirilme tinseldir.

İnsanları yaratan Tanrı, onlara verdiği özgür istençle iyi ile kötüyü seçme olanağı sağladı. İstenç özgürlüğü, usla utku arasındaki çatışmadan ve ilkinin üstünlüğünden doğar. İnsan elinden çıkan bütün bağımsız eylemler tanrısal kayra ile gerçekleşir. Özgür istenç tüm insanlarda vardır. Peygamberler de bu bakımdan birer insandır. Ancak, onlarda insanların en yüceleri olan bilginlerde, bilgilerde olduğu gibi bir seziş vardır. Bu üstün seziş gücü, kavrayış yeteneği peygamberlerin etkin us ile buluşmalarını, gerçekleri kavramalarını sağlar. Bu üstün güç ve kavrayış vahy adını alır. Üstün anlayış gücü taşıyan melekler, vahyi peygamberlere ulaştırırlar.

Tanrı, özü gereği bilicidir. Kendi özünü bilmesi yaratmayı gerekli kılar. İbn Sina İslam dinine ve Kuran’a dayanarak bilmeyi yaratma olarak niteler. Yaratma eylemi Tanrı’nın kendi özüne karşı duyduğu sevgiden dolayıdır. Tanrı tümelleri bilir. Tikellerle ilgili bilgisi de, tümel nedensellikleri bilmesindendir.

Madde ve biçimin ilişkileri üzerinde bilimleri iç bölümde ele alırlar:

1- Maddeden ayrılmamış biçimlerin bilimi: Doğa bilimleri ya da aşağı bilimler.
2- Maddesinden iyice ayrı biçimlerin bilimi: Metafizik, mantık gibi yüksek bilimler.
3- Maddesinden ancak zihinde ayrılabilen, kimi yerde ayrı kimi yerde bir olan biçimlerin bilimi:
Matematik, geometri, orta bilimler. Zihin bu biçimleri doğru olarak maddesinden soyutlar.

Felsefe ise, kuramsal ve pratik diye ikiye ayrılır. Kuramsal olan, bilmek yeteneğiyle elde edilen bilgileri kapsar. Doğa felsefesi, matematik felsefesi ve metafizik gibi pratik felsefe, bilmek ve eylemde bulunmak üzere elde edilen bilgilere dayanır.

İbn Sina, gerek Doğu gerekse Batı filozoflarını etkiledi. Gazali, özellikle, ruh anlayışında ondan etkilendi. İbn Sina’nın deneyci yanı, Gazali’yi kuşkuculuk’a götürdü. Yapıtları 12.yy’da Latince’ye çevrildi, ünü yayıldı. Tanrıbilimci filozof Albertus Magnus, tin ve us ile güçleri konusunda İbn Sina’dan yararlandı.

BAŞLICA ESESRLERİ :

el-Kanun fi’t-Tıb, (ö.s), 1593, (“Hekimlik Yasası”); Kitabü’l-Necat, (ö.s), 1593, (“Kurtuluş Kitabı”); Risale fi-İlmü’l-Ahlak, (ö.s), 1880, (“Ahlak Konusunda Kitapçık”); İşarat ve’l-Tembihat, (ö.s), 1892, (“Belirtiler ve Uyarılar”); Kitabü’ş-Şifa, (ö.s), 1927, (“Sağlık Kitabı”).

KAYNAK: BURDASIN.N

Hezarfen AhmetÇelebi

Hezarfen Ahmet Çelebi, kendi geliştirdiği takma kanatlarla uçmayı başaran ilk insanlardan biri olan, 17. yüzyılda Osmanlıda yaşamış Türk bilginidir. 1623-1640 yılları arasında saltanat süren Sultan IV. Murat zamanında, uçma tasarısını gerçekleştirdiği ve geniş bilgisinden ötürü halk arasında Hezarfen olarak anıldığı bilinmektedir.

Hezarfen’in, Leonardo da Vinci’nin kuşlar üzerinde yaptığı çalışmalarından ilhamlandığı sanılmaktadır. Tarihi uçuşuna İstanbul’daki Galata Kulesi’nden başlamış ve İstanbul Boğazı’nı uçarak geçmeyi başarmıştır.

İlk uçma denemelerinde, 10. yüzyıl Türk alimlerinden İsmail Cevheri’den ilham almıştır. Cevheri’nin bulgularını iyice inceleyen ve öğrenen Çelebi, kuşların uçuşunu inceleyerek tarihi uçuşundan önce hazırladığı kanatlarının dayanıklılık derecesini ölçmek için, Okmeydanı’nda deneyler yapmıştır.

1632 yılında lodos bir havada Galata Kulesi’nden kuş kanatlarına benzer bir araç takıp kendini boşluğa bırakan ve uçarak İstanbul Boğazını geçip 6000 m. ötede Üsküdar’da Doğancılar’a inen Hezarfen Ahmet Çelebi, Türk havacılık tarihinin en kayda değer simalarından birisidir. Bu uçuş hakkındaki belgeler şimdiye kadar sadece Evliya Çelebi’nin Seyahatname’sindeki ifadesinden ibarettir.

İstanbul Kanatların Altında…Bu olay Osmanlı Devletinde ve Avrupada büyük yankı buldu ve dönemin padişahı IV. Murat tarafından da beğenildi. Sarayburnu’ndaki Sinan Paşa köşkünden bu durumu seyreden Sultan, Ahmet Çelebi ile önce çok yakından ilgilenmiş, hatta Evliya Çelebi’ye göre “bir kese de altınla” sevindirmiş, ancak bu derece bilgili ve becerikli birisinin tehlikeli olabileceğini düşünüp, “Bu adem pek havf edilecek bir ademdir, her ne murad ederse elinden gelür, böyle kimselerin bakaası caiz değil” diyerek onu Cezayir’e sürgün etmiştir. Ahmet Çelebi orada vefat etmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti P.T.T. İdaresinin 17 Ekim 1950 Tarihinde İstanbul’da toplanan Milletlerarası Sivil Havacılık Kongresi için çıkardığı üç hatıra pulundan Zeytuni yeşil-mavi renkli 20 kuruşluk olanın taşıdığı temsili resim, Hazerfen’in Galata Kulesi’nden Üsküdar’a uçuşunu tasvir etmektedir. bugun hezarfen havaalanı catalca sinirlari icerisinde olup muzik alanlarida vardir.

Farabi

Türk asıllı İslam felsefecisi (Maveraünnehir, Farab, 870-Şam, 950).        Asıl adı Ebu Nasr Muhammed bin Muhammed bin Tahran bin Uzlug olan ve Batı kaynaklarında “Alpharabius” adıyla anılan Farabi (Türkistan’ın Farab [Otrar] kentinde doğduğu için Farabi [Farablı] diye anılır). İlk öğrenimini Farab’da, medrese öğrenimini Rey ve Bağdat’ta gördükten sonra, Harran’da felsefe araştırmaları yaptığı yıllarda tanıştığı Yuhanna bin Haylan’la birlikte Aristoteles’in yapıtlarını okuyarak gezimciler okulunun ilkelerini öğrendi. Halep’te Hemedani hükümdarı Seyfüddevle’nin konuğu oldu. Arap ülkelerinde yaşamış, Türk kimliğini ve Türk törelerini ölünceye kadar bırakmamış olan Farabi’yi anlatan kitaplar, İslam aleminde Ebul Hasan el-Beyhaki, İbn-el-Kıfti, İbn Ebu Useybiye, İbn el-Hallikan adlı yazarlar tarafından Farabi’nin ölümünden birkaç yüzyıl sonra gerçekleştirildi. Ama bu yapıtlar, birer araştırma olmaktan çok, Farabi’yle ilgili söylenceleri derliyor,bir felsefeciyle değil, bir ermişi açıklıyordu.

Aristotales’in ortaya attığı madde ve suret kavramını hiçbir değişiklik yapmadan benimseyen, eşyanın oluşumunda, yani yaradılışta madde ve sureti iki temel ilke olarak gören Farabi’nin fiziği de, metafiziğe bağlıdır. Buna göre, evrenin ve eşyanın özünü oluşturan dört öğe (toprak, hava, ateş, su) ilk madde olan el-aklül-faalden çıkmıştır Söz konusu dört öğe, birbirleriyle belli ölçülerde kaynaşır, ayrışır ve içinde bulunduğumuz evreni (el-alem) oluştururlar.

Farabi, ilimleri sınıflandırdı. Ona gelinceye kadar ilimler trivium (üçüzlü) ve quadrivium (dördüzlü) diye iki kısımda toplanıyordu. Nahiv, mantık, beyan üçüzlü ilimlere; matematik, geometri, musiki ve astronomi ise dördüzlü ilimler kısmına dahildi. Farabi ilimleri; fizik, matematik, metafizik ilimler diye üçe ayırdı. Onun bu metodu, Avrupalı bilginler tarafından kabul edildi.

Hava titreşimlerinden ibaret olan ses olayının ilk mantıklı izahını Farabi yaptı. O, titreşimlerin dalga uzunluğuna göre azalıp çoğaldığını deneyler yaparak tespit etti.Bu keşfiyle musiki aletlerinin yapımında gerekli olan kaideleri buldu. Aynı zamanda tıp alanında çalışmalar yapan Farabi, bu konuda çişitli ilaçlarla ilgili bir eser yazdı.

Farabi insanı tanımlarken “alem büyük insandır; insan küçük alemdir.” Diyerek bu iki kavramı birleştirmiştir. İnsan ahlakının temeli, ona göre bilgidir; akıl iyiyi kötüden ancak bilgiyle ayırır. İnsan için en yüksek en yüksek erdem olan bilgi, insan beyninin çalışması sonucu elde edilemez; çünkü tanrısaldır, doğuştandır (Vehbi). Bilimin ise üç kaynağı vardır: Duyu; akıl; nazar. Bilimler ikiye ayrılırlar: Kurumsal (nazari) bilimler; uygulamalı (ameli) bilimler. Ahlak, siyaset, müzik, matematik uygulamalı bilimlere girer. Toplumlarda öz bakımından ikiye ayrılırlar: Erdemli toplumlar ve erdemsiz toplumlar. Bu toplumları yöneltecek en kusursuz devletse, bütün insanlığı kapsayan dünya devletidir.

Eserleri ( Bu günkü Türkçe adlarıyla ):
İki Felsefeci Arasındaki Düşüncelerin Uzlaştırılması
Ele Alınan Kaynakların Kaynakları
Hikmetlerin Özleri
Erdemli Toplumun İlkeleri Üstüne Kitap
Aklın Anlamları
Bilimlerin Sayımı
Büyük Müzik Kitabı
Müziğe Giriş

Leave a Reply

REKLAM ALANI

Site Etiketleri

FACEBOOK SAYFAMIZ

Teknoloji ve Tasarım Harikaları on Facebook